Ali Gültekin

8 Mart 2020 Pazar

8 MART DÜNYA EMEKÇİ KADINLAR GÜNÜ


8 Mart, cinsiyet olarak kadınların günü değil.
8 Mart, ırkçı kadınların günü değil
8 Mart, ayrımcı kadınların günü değil.
8 Mart, kökten dinci kadınların günü değil
8 Mart, feminist yaklaşımı ile eşitlik adına eşini mutfağa hapsetmek isteyen kadınların günü değil.
8 Mart, sosyal-siyasal güvencesi olmadan kölelik koşullarında çalışmayı kabullenen kadınların günü değil.
8 Mart, evli kadınların; evinde temizlik yapan, mutfakta çalışan… Çocuklarına bakma görevi üstlenen kadınların günü değil.
8 Mart, Aşk, sevgi olmadan; töre, gelenek, aile, toplumsal baskı ile evlenen, evlilik sürdüren kadınların günü değil.
8 Mart, Karşılıklı sevgi, ortak dünya görüşü olmadan sermaye ve çıkar ilişkisine dayalı birbirine tecavüz ederek sözde evlilik sürdüren kadınların günü değil.
8 Mart, din, mezhep, dil, ırk, milliyet, renk, cinsiyet ayrımı yapan kadınların günü değil.
8 Mart, İnsan, doğa ve hayvanların gezegenimizde kendi ortak doğal yaşam alanları içinde yaşamasını savunmayan kadınların günü değildir.
8 Mart, eşit iş, eşit ücret, sosyal- ekonomik-siyasal hak ve özgürlükleri savunmayan kadınların günü değil.
8 Mart, Altın günü yapan, çanta ayakkabı markalarını, şatafat, gösteril, yaşam tarzını öne çıkaran, reklam robotu… Kadınların günü değil.
8 Mart, beden ve beyin gücünü kullanarak alın teri ile ekmeğini kazanmadan cinsel meta olarak yaşam sürdüren kadınların günü değil.
8 Mart, senin ailen benim ailem, kaynana, kayın baba…  Tartışmaları ile insani değerlerden uzaklaşan kadınların günü değildir.
8 Mart, Sosyal medya paylaşımları üzerinden ahkâm kesen kadınların değildir.
8 Mart, Birlikte sosyal siyasal çalışma yürüttüğü eşi ile eve döndüğünde  eşi koltuğa uzanıp kendisi çay suyu koyup, yemek hazırlama görevini üstlenen kadınların günü değil.
8 Mart, Duygusuz, duyarsız, bana neci yaşayan kadınların günü değildir.
8 Mart, Doğa, insan, hayvan sevgisi olmayan kadınların günü değildir.
… 8 Mart, günlük yaşamında sosyal siyasal ve ekonomik özgürlükleri için mücadele etmeden, 8 Mart tarihi geldiğinde sokağa çıkarak slogan atıp, pankart taşıyıp, mitinge katılarak kadınlar günü kutlamak hiç değildir.
… 8 Mart Türkiye coğrafyası içinde:  Rosa Luksemburg, Clara Zetkin, Kara Fatma,  Emine Ocak, Berfo Ana, Fadime Göktepe, Fatma Gözüsulu, Sakine Kamalak,  Elif Tuncer … Olabilmektir.

Hadi hayırlısı…

29 Şubat 2020 Cumartesi

OTUZ ÜÇ CAN


14:40 - 28/02/2020
Anaların yüreklerinde kavurduğu helvaları tatlı niyetine yiyenler
Vuralım!
Savaşalım!
İşgal edelim… Naraları atıyorlar.
Yoksul evlerine evlat, eş, baba, kardeş ateşi düşüp sınan mayalar; Ağıtlara acılara kulak tıkayarak: Yatlarında, yalılarında, malikanelerinde, makamlarında şişkin cüzdanlarının üzerinde oturarak… Ölmeyiz, bitmeyiz şiirleri okuyorlar, fetih marşları çalıp, tekbir getirerek ölümleri kutsuyorlar.
Suriye gece karanlığına otuz üç can düştü. Analar nasıl yüz sürecek yavrusunun kanı ile sulanan toprağa? Analar vatan topraklarında, yoksul evlerinde yaban ellerde can veren kınalı kuzularının yolunu bekler.
Analar ellerini yumruk yapıp döşlerine vuruyor. Analar “yavrumum” diyerek saçlarını yoluyor. “Kınalı kuzum” feryatları dağları deliyor.
Evleri bayraklar ile donatalım.
Şehitler ölmez diyerek soluğanlar atıp marşlar söyleyelim
Vatan sağ olsun diyelim
Şehitlik mertebesini övelim
Onlar ölmedi.  Yalan Dünya’dan gerçek dünyaya intikal ettiler… Diyelim. Anaların acısı durdura bilinir mi?
Şehit evlerine çekilen bayrakların arkasındaki sıvasız tuğla evlerden yükselen çığlıklar duymazdan geline bilinir mi?

Ağlayan analar:
Vatan sağ olsun!
Devletimiz sağ olsun!
Milletimiz sağ olsun!
Diye bilecekler mi?
Suriye topraklarında otuz üç canı kime nasıl izah edecekler?
Dayılar, yeğenler, emmiler, halalar, koru komşu…  Can parçalarının tabutlarına omuz vererek, sonsuzluğa uğurlarken;
Acılarını,
Sızılarını,
İsyanlarını, öfkelerini nasıl dindirecekler?
Evlatlarını
Babalarını,
Eşlerini,
Kardeşlerini,
Komşularını,
Arkadaşlarını… sonsuzluğa yolcu ederken Suriye karanlığında toprağa düşen kanları, canları için hangi argüman ile haykıracak?
Orta Doğu’yu petrol, doğalgaz, stratejik mevziler… İçin küresel güçler kan gölüne çevirdiler. Kandan beslenen kuzgunlar çatışmalarda ölen milyonlar için uluslararası örgütleri aracılığı ile hala anlaşma, görüşme, yumuşama çağırıları yapıyorlar. Göçmenlerin kaçışlarını basında göstererek korku salıp, yeni ölümlerin önünü açacak sinsi planlar ile gündemi geçiştiriyorlar.
Ölümleri kutsayarak cennettin yolunu gösterenler neden en önde ölüme yürümezler? Neden kutsadıkları çatışmalara, savaşlara çocuklarını göndermezler? Kendileri gitmezler?
Batsın sizin, Birleşmiş Milletler Teşkilatınız
Lanet olsun, NATO’nuza
Yerle bir olsun, OECD’niz. (Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü)
Yazıklar olsun, İİT’nize (İslam İşbirliği Teşkilatı)

ÖLÜMLERİN KOL GEZDİĞİ GECE

Silahlarınızı susturmuyorsunuz
İşgalleriniz devam ediyor
Ölümleri seyrediyorsunuz
İnsanları evlerinden, vatanlarından çıkmaya zorluyorsunuz.
Hadi, dünya yoksullarını susturdunuz.
Hadi, insanlık sustu!
Peki, yıldızlar, ay, güneş, yeryüzü, gökyüzüne hükmedebilecek misiniz? Gerçekleri, tarihi değiştirebilecek misiniz?
Hadi siz insanlıktan çıktınız.
Peki, insani değerlerini yitirmeyen, barış yanlıları, savaş- çatışma karşıtları bizler bu acılara nasıl dayanacağız?
Hadi hayırlısı…

26 Şubat 2020 Çarşamba

DEMİRTAŞ CEYHUN’UN BALASI OZAN



Ozan derken; saz, söz muhabbeti eden ozanlardan sanmayınız.
Hemen belirteyim. İnsanlar siyasal düşüncelerini geçmişini inkar etmeden elbette değiştire bilirler. İnsanlar,  düşündükleri, düşündüklerini yaşadıkları kadar insani değere sahip olurlar.
Bu türden “anarya, manevra” yapanlara “Dönek, hain…” söylemleri kullanılmasına ben katılmıyorum.

OZAN CEYHUN

Sazı, sözü ile muhabbet Ozan’ı olamamış. Bir ara devrimci oluş. “Gençlik hatama kendim de kızmaktayım” diyerek geçmişini inkar etmiş.
Ozan Ceyhun, Gençliğinde devrimci olmasının üzerinden Almanya’da siyasi sığınma başvurusu yaparak oturum almadı mı? Alman vatandaşlığa geçmedi mi? Devrimcilik üzerinden oturum almanın ardından devrimci kalmaya ihtiyaç duymaz.  Almanya’da önce Yeşillerde siyaset yapar.  Olmaz! Ver elini Sosyal Demokrat parti.
Yetinmedi!
Yedek kulübesinden beklerken Avrupa parlamentosunda siyaset yapma şansı gelir. Gelir de sosyal demokratlık da uzun sürmez.
Avrupa kapıları kapanır. Umutsuzluk, kararsızlık üzerinden çareler aranır. Türkiye görüşmeleri başlar.  Önce Türkiye’de Sarı Gül ile yola çıkar. Bakar ki, mevsimler değişiyor, sarı gül yaprak döküyor, “dalları ile CHP’nin altı okuna tutunmaya çalışsa da başaramaz.
Önce bahtı açılıp, tesettürlü eşi ile dünya evine girdi. Allah, sağlıklı mutlu bir yastıkta kocatsın.  İzmir AK Parti milletvekilliği gerçekleşmedi. Danışmanlık yaptı.  Danışmanlıktan Avusturya büyük elçisi görevine atandı.
Devrimcilik olamadı. Hatta o dönemi hata olarak görüp utandığının beyanlarını verdi.
Yeşil sol olmadı.
Sosyal demokratlık olmadı.
Sol olmadı.
Ne yapmalı?
Muhafazakar – sosyal demokrat teorisi geliştirdi.
Hooop AK Parti.
Allah sonunu hayır etsin!
“Yetmez ama evet “ diyenlerin mimarlarından Ertuğrul Günay, Ahmet, Mehmet ve diğer sözde solcular gibi AK Parti siyasetini yarıda bırakmaz.
Ozan Ceyhun’un Hürriyet gazetesi mülakatında kendisinin önemsediğini öne çıkarmaya çalışıyor. . Hürriyet gazetesi mülakatından: …2000’li yıllarda, Cumhurbaşkanımızın başbakanlığı döneminde Bakanlar Kurulu kararıyla yeniden Türk vatandaşlığımı aldım. (Türk vatandaşlığından çıkmak- alınmak isteyen herkes zaten bakanlar kurulu kararı ile çıkıyor, alınıyor.   Sadece kendine dair bir uygulama değil.) Kendisine minnettarım, vatandaşlığıma dönebildiğim için yatıp kalkıp dua ediyorum. (Sol  kolunu kaldırıp  attığı Marksist soluğanlardan arınıp, iki elini açarak dua etmesi hayırlara vesile olsun) Vatandaşlığı kendim istedim, çifte vatandaşlık hakkını da kopararak aldım… (2000 yılından önce Alman vatandaşı olan herkes çifte vatandaş olma hakkına sahip. Yasaların verdiği çifte vatandaşlık  hakkını ne diye kopararak aldığını söylüyorsun?)  Türkiye’de kimse anlamıyor ama muhafazakâr bir sosyal demokrat olmak mümkün. Ben Avrupa’da zaten öyle tanınıyordum. ( Bu kadar manevra yapan bir siyasetçi Türkiye’!de nasıl anlaşılsın? Muhafazakâr sosyal demokrat terimi yarattınız. Bu yeni terendiniz olmalı. Sayın Ozan Ceyhun, Avrupa’da iyi bir siyasetçi olarak tanınsaydınız Avrupa’da siyaset yapma şansınız olurdu.)
Demirtaş Ceyhun’un balası şansı…
Danışmanlıkta göze girdi ki, Siyasi sığınma üzerinden oturum ve Alman vatandaşlığı alarak çiftte vatandaş olan Ozan Ceyhun, Viyana Büyükelçisi olarak atandı.
Hayırlı olsun derim de, hayırlı olur mu onu bilemem.
Atalarımız: Akıl fukara olunca dil de ukala olurmuş. Derler.
Sosyal medya ve basında “ben devrimci olmadım. Ülkücü öldürmekten aranmadım. İltica başvurusunda bulunmadım…” açıklamaları dolaşıyor.
İnkâr, telaş, asabiyet, cengaverlik… Niye?
“Ağaca yaslanma çürür, insana yaslanma ölür.” Atasözü ile bağlayacak olursak; Dününü bugününe bağlayamayanları, yarınlara faydası olur mu?
Ozan Ceyhun varsın kendi yaşamı ile berhudar olsun.
Sadece şunu söylemek isterim: İnsan olanların geçmişine küfür ederek, aşağılayarak, inkar ederek… Yarına başlama gafleti içerisine düşmemeli.
Geçmişini ve kendini inkâr edenlerin, izinden yürüyecek takipçileri olmayacağı aşikârdır.
Reis’in bir bildiği vardır. Avusturya Büyükelçiliği için verdiği güven mektubu Ozan Ceyhun’a güvenden midir? Siyaseten ne düşünür? Bekleyip göreceğiz. Dileriz;  Yıllar önceki devrimciliğini gençlik hatası olarak görüp utanan Ozan Ceyhun, yıllar sonra “AK Partiye girişim Orta yaş bunalımıydı. Utanıyorum” demez.
Hadi hayırlısı…

SOLİNGEN İLK DEĞİLDİ. HANAU SON OLUR MU?



Irkçı-gerici saldırılar dünya üzerinde yaygın bir şekilde devam ediyor.
İnsanlar öldükten sonra saldırı ırkçı olmuyor. Irkçılık illa insanların öldürülmesi ile de ortaya çıkmıyor.
İnsanların ulus ve milliyet olarak ayrıştırılarak hak ve özgürlükleri engellenmesi ırkçılık değil midir?
Aynı ülkede yaşayan ulus ve milliyetlere eşit sosyal siyasal haklar tanınmaması ırkçılık değil midir?
Aynı ülkede eğemem ulusun diğer dil ve inançları yasaklaması ırkçılık değil midir?
Aynı ülkede yaşayan halklar arasında ayrımcı yasalar ırkçılık değil midir?
Eğemem ulusların, milliyetlerin azınlıklara karşı aşağılayıcı söylem ve davranışları ırkçılık değil midir?
…

IRÇILIK NORMAL DOĞUM MU?

Avrupa ülkeleri içinde Fransa, Almanya, Avusturya gibi ülkeler başta olmak üzere, ırkçılık normal doğum ile oluşmaz. İhtiyaç duyulduğunda  sezaryen ile dünyaya getirilir.
Almaya, Avusturya, Fransa…  “Yerli-yabancı” ayrımcılığını, ırkçı, gerici yasaları ile “yabancıları” inim inim inletmekte. Bu resmi devlet tutumu ayrımcılık, örgütlere, partilere yabancı düşmanlığı üzerinden ırkçı- gerici örgütlenme alanları açtı.
Yerli halk ile 70 yıldır aynı koşullarda yaşayan, aynı haklara sahip olmayan insanlar hala “yabancı “ olarak nitelendirilerek, yabancılar yasası ile enselerinde boza pişiriliyor.
Ülkeler içlerine düştükleri kendi çıkmazları derinleştiğinde sezaryen doğum yaptırılan ırkçı, gerici orta oyun figüranları sahneye sürülüyor.
İşsiz kalan yerli halk, işlerinin yabancılar tarafından ele geçirildiği için issiz kaldıklarına inandırılıyor. Yabancılar olmasalardı o işlerin kendilerinin olacaktı propagandası yapılıyor.
Yerli yoksullara, en ağır koşullarda, en düşük ücretlere yıllardır çalışıp işsiz kaldıklarında işsizlik maaşı alan yabancıların “yattığı yerden” para aldıkları için yoksullaştıklarının propagandası yapılıyor.
Evsizlere yabancılar olmasaydı, herkes için yeterli evleri olacaktı yalanı söyleniyor…

IRKÇILIK HASTALIKTIR!

Irkçılık virüsü insan bünyesine girince; Yerli-yabancı-din-mezhep-ulus, milliyet ayrımcılığı başladı. Bu örümcek ağı içine düşen insanlar kendi bünyelerine, kendi yaşamlarına savaş açtılar.
İş yerlerinde aynı koşullarda çalışanlar ortak sorunları için birlikte hareket etmeleri gerekirken, Yerli-yabancı-din-mezhep-ulus, milliyetlere göre listeler oluşturarak sendikalar kurdular. Belediye meclislerine listeler verdiler. Siyasi partilerde kendi listeleri ile yer almaya çalıştılar.

KENDİ SONUNU HAZIRLAMA

Sermaye bu sisli hava ortamında, daha önceleri güçlü sendikal örgütlülük döneminde kazanılmış tüm sosyal siyasal işçi -emekçi haklarını gasp ederek  geriye posa bıraktı.
Üç kişinin işini bir kişiye verdi. Çalışa saatleri, iş güvenliği, iş güvencesi kalmadı denecek kadar pamuk ipliğine bağlandı. Mesaileri artırırken, mesai ücretini düşürüldü. Hafta sonu çalışmalarının ücret farkını düşürürken, hafta sonu mesailerini güncelleştirdi.
Ülkelerde gelişen bu hak gasplarından zarar görüp yoksullaşan yerli halkların öfkelerini birleştirecek ırkçı partiler kuruldu. Yabancı karşıtı ve İslam düşmanlığı üzerine kurulan partiler topluma yabancıların ve Müslümanların ülkelerini terk ettiğinde refaha kavuşacaklarının söylemleri geliştirildi…
Küresel sermayenin sezaryen ile dünyaya getirdikleri canilerin Orta Doğu güzelliklerini cehenneme çevirdiler.  “Allahu Ekber” diyerek insan kesen cellatları Televizyonlarında göstererek, gazetelerinde yayınlayarak Türk, Arap  İslamofobi düşmanlığı yaydılar. Avrupa ülkelerinde ırkçı partiler her geçen gün güçlenerek iktidar ortağı, iktidar olup veya parlamentolara girdiler.

AB ÜLKELERİNDE BU SALDIRILARA MARUZ KALANLAR NE YAPTI?

Genel anlamda hiçbir şey yapılmadı.  Çalıştığı fabrikada 25 yıldır aidat ödediği sendika çalışmasından habersiz önce Türkiye’de doğduğu il derneğini kurdular. Sonra ayrılıp Kasaba derneğini kurdular. Bir süre sonra oradan ayrılıp Köy derneklerini kurdular.
Onlarca yıldır yaşadıkları ülkelerde iş arkadaşına merhaba diyecek kadar dil öğrenmeyenler, çocuğunun hangi okulda okuduğundan haberi olmayanlar kapı kapı gezerek camilere para topladılar.
Avrupa’da ırkçı-gerici yabancılar yasaları için kim ne yapıtı?
Elbette çalışma yapıldı.  Alevi, Sünni, Şafi, Sağcı, solcu, hemşehri dernekleri kurularak ayrışıldı.

AĞIT YAKMA AYDINLAN!

Dünyanın her tarafında olduğu gibi AB ülkelerinde ırkçı saldırılar dün ne ilk di ne de Hanau saldırısı son olur. Önemli olan, her ulustan, inançtan halkların ırkçı, gerici saldırılar, yasalar ve hak gasplarına karşı birleşmesidir.
Son olarak; Her ırkçı saldırılarda ağıt yakıp, diz dövme, yakınma yerine ırkçı, gerici yasalara karşı yerli yabancı birlikte mücadele ederek eşit sosyal siyasal hakları kazanmak için aydınlanmak gerek.
Almanya’da yaşayan Türkiyeliler, Türkiye’de yaşayan Suriyeliler yoksulluğun, işsizliğin nedeni değiller. Asıl neden sermayenin suyu bulandırarak balık tutmasındandır.
Almanya’da ırkçıların “Türk tohumu” diyerek hakaret ettiklerine Bir Türk olarak öfkelendiğimde, bilinçaltında Türkiye’de yaşayan Ermenileri düşünerek utanmıştım.
Avrupa’da, Katolik, Protestan, Evangelisch… İnancından olanların aynı ortamda, eşit sosyal siyasal hakları ile inançlarını içinde yaşadıklarını görünce Ortaçağ gericiliğinden ders çıkardıklarına, aydınlanmalarına imreniyorum.
Hala Alevi – Sünni, Şafi tartışmalarının sürdürülmesine üzülüyorum.
Bir ülkeden Alman, Fransız, İtalyan, Flaman halkların farklılıklarına hoşgörü göstererek, kendi dillerinde eğitim görerek birlikte yaşamalarına gıpta ile baktım.  Hala, din, dil, mezhep, ulus, milliyet üzerinden politika yapılıyor olmasına kahroluyorum.
Ağlamamak için aydınlanmak gerek.
Hadi hayırlısı…

2 Şubat 2020 Pazar

TEK ADAMLAR



Neden tek kadınlardan söz edilmez?

Kadın, doğası gereği, paylaşımcı, birleştirici, yaşamı doğa, hayvan ve insan ile birlikte düşünür. Bu nedenle bencil ve bireyci değillerdir. Toplumun ayrışmasına, bölünmesine, düşmanlaşmasına, soyunun sürdürülmesi için öldürmeye, yok etmeye… Karşıdırlar.

Tek olan adam mıdır?

Geri kalmış toplumlarda “güç” bilgi, bilim, bilinç, toplumsal gelişme, demokrasiden soyutlar. Şan, şöhret, güç makam ve iktidar olarak benimsenmiştir. Yaşam buna odaklı şekillendirilerek sürdürülür.

Tek bilinen gerçekte tek midir?

Güç tek insan gücü olarak yaşamaz. Kendi içinde oligarşik düzen oluştururlar. Her güç bir üst güce bağlı olarak ayakta durur. Dokunan olmadıkça domino taşları dev asa kale görselinde, kimine ölümsüz sanılan yaşam, kimine korku yaşatır.

Uzun süredir Ortadoğu ve Müslümanların yaşadığı coğrafyada tek adam tartışması sürüyor. Bu tartışmalar ne kadar gerçekçi?

Evlerde:

Evin “efendisi” erkek değil mi?

Toplumda:

Aşiret reisleri ölene kadar görevini sürdürmüyor mu?

Ağalar son nefeslerine kadar ağalık yapmıyorlar mı?

Cemaat liderleri son yolculuklarına kadar lider kalmıyorlar mı?

…

Yaşamda:

İstisnaları dışarı alalım. Köy muhtarları, STK başkanları, kooperatif başkanları… İçinde bu güne kadar kendiliğinden yerini bir başkasına bırakanı duydunuz mu?

Ülkelerde:

Cumhurbaşkanları, Başbakanlar, siyasi parti liderlerinin, Emirlerin, Kralların kendiliğinden egemenliklerini bıraktığı görülmüş müdür?

Mesele, insan, hayvan, doğa sevgisidir.

Asıl mesele: Zihnini, alışkanlıklarını, bilgisini, bilincini… Yenileyerek insani değerlere sahip olamamadır.

Bütün bunların böyle ilerlemesinde sorumluluk kimin?

Hala: “Allah şahit olsun ki, sizin yerinize düşünüyorum, sizin yerinize karar veriyorum, sizin için çalışıyorum, memleket için yaşıyorum…” Söylemleri ile dini ve milli duyguları kullananlara inanarak yan gelip yatanlar sorumlu değiller mi?

Sivil Toplum Kuruluşlarının yöneticiliğini, Siyasi Partilerin liderliğini, ülkeleri yöneten iktidarların… Seslenişlerini sorgulamadan alkışlayanlar sorumlu değiller mi?

Gerçek olmayan insanın kendisidir.

İnsanlık onuruna sahip çıkan bilinç oluşmayınca insan varlığından söz edilemez. İnsanca yaşam olmayınca, şüphesiz insanlık için mücadele olmaz. Her birey; insani değeri kavrayarak, sorgulayan, eleştiren, demokrasiye inanan bilince ulaştığında tek adamlar ortadan kalkar.

SONUÇ OLARAK

İnsan olarak yaşamak çok zor değil. İnancı gereği, “yalnızlık Allah'a mahsustur” diyenler. Düşünceleri gereği, “demokrasi” isteyenler. İnanç ve düşünce samimiyetini söylemden çıkararak yaşama dönüştürmeli. Tek adamlık yerine eşit sosyal, siyasal haklar farklılıklara hoş görü göstererek, demokrasi temel alınmalı. Tek adamlık ortadan kalkar. İnsanlar, inançlarını ve düşüncelerini özgürce ifade ederek birlikte kardeşçe yaşayabilirler. Bu yeni keşfedilen bir düşünce değil. Eşit sosyal siyasal haklara sahip farklılıkları ile birlikte yaşayan insanların ülkelerindeki refaha, huzura bakınca görürler.

Hadi hayırlısı…

ALEVİ EVLERİNİN İŞARETLENMESİ



Çetelerin, derin yapılanmaların, değerlerinden kopan kültürün, inanç, mezhep ve ulus üzerinden sürdürülen siyasetin… Neresinde?

Alevi evlerinin işaretlenmesi,

Kürt –Türk çatışması kartını masaya sürenlere, duyarlı Türkiye halklarının topluca “ REST” Diyerek, birlikten, kardeşlikten yana tavır almalarının neresinde?

Alevi evlerinin işaretlenmesi,

Maraş, Sivas, Çorum, Malatya, tekrar Sivas ve Gazi hatırlatmaların neresinde?

GEÇMİŞE BAKMAK!

Bilmeyenler, umursamayanlar, duyarsız kalanlar için tekrar iki kelam edelim. Maraş, Sivas, Çorum, Malatya, tekrar Sivas ve Gazi hatırlatması yapacak olursak: Yukarı mahalleden ateş edenler, aşağı mahalleye inerek boş kovan topladılar. Aşağı mahallede evleri ateşe verenler yukarı mahalleye geçerek ateşi söndürmeye çalışanların içlerine karıştılar.

SONRA NE OLDU?
İki Temmuz Madımak olayları sonrası Türkiye içinde yurt dışında her köşede; Alevi Derneği, Pir Sultan Abdal Derneği, Hacı Bektaşi Veli Derneği, Yunus Emre Derneği… Biraz daha hızlanarak Alevilik ile Bektaşilik karma yapılarak Alevi, Hacı Bektaşi Veli Dernekleri… Kurulmaya başlandı.

Yüz yıllardır; Görüm, Abdal Musa, Cem… Ederek birlikte yaşayan Aleviler dernekler üzerinden ayrıştırıldılar.

“Dedeler Ehlibeyt soyundan geliyor” diyerek Babaları, Dervişleri, Pirleri, Erenleri… Alevilik ile bütünleştiren yeni “yetme” teoriler gelişti.

ALEVİLER NEREYE ÇEKİLMEK İSTENİYOR?

Osmanlı’dan bugüne insan doğası gereği her ülkede olduğu gibi hak ve özgürlük mücadelesi gelişti. Gelişme, 1968 ve 1978’de (STK) Sivil Toplum Örgütlülüğü toplum içinde daha çok yaygınlaştı.

Bu süreçlerde; STK güçlenmelerine teamül edemeyenler, gelişimin zayıflaması için küresel güçler ve Türkiye’deki iş birlikçileri devreye girdiler. Milli sanayi, hayvancılık, tarımın üretim olarak gelişmesi, eğitim, sağlık sorununun çözümü arayışları çalışması yürütenlerin üzerinden Tanklar ile geçtiler.

Sivil Toplum Kuruluşları örgütlülüğü karşısında kurulan paravan örgütler ile yaratılan çatışma ortamına “sağ-sol çatışması denildi. Darbe koşullarının olgunlaşması sağlanarak işkence tezgahları, dar ağaçları kuruldu. Toplumun yiğit evlatlarını 12 Mart, 12 Eylül’de askeri müdahaleler ve darbeler ile katlettiler.

NEDEN ALEVİ EVLERİ İŞARETLENİYOR?

Siyasetin; ulus, milliyet, din, mezhep üzerinden sürdürülmesi; “azınlık” ulus, inanç ve mezhepleri hedef tahtasına koyuyor. Bu nedenle geçmişte olduğu gibi, bugün aynı güçler KÜRT-TÜRK, ALEVİ SÜNNİ çatışmaları yaratılacak ortamlar hazırlanmaya çalışılıyor. Bun güçlerin çabalarını boşa çıkarmak için; Her inancın, düşüncenin kendini özgürce ifade ederek, eşit siyasal-sosyal, ekonomik haklardan faydalanarak birlikte yaşamı savunması ile gerçekleşir.

Alevi evlerini işaretleyenler:

12 Mart, 12 Eylül öncesi Sivil Toplum Kuruluşlarının örgütlü gücünü kırmak için paravan örgütler kurarak, sosyal ve siyasal tam bağımsız Türkiye mücadelesi verenlere saldırtıp fraksiyonlar arası çatışma diyenler.

Alevi evlerini işaretleyenler:

Kürt-Tük çatışmasından umudunu keserek, ibreyi Alevi-Sünni çatışmasına çevirenler derin yapılanmalar.

Alevi evlerini işaretleyenler:

12 Mart, 12 Eylül, 28 Şubat, 15 Temmuz’u organize edenler.

Alevi evlerini işaretleyenler:

Halkın, Tam Bağımsız Türkiye haykırışlarını işkence tezgâhlarına yatıranlar, idam sehpaları kuranlar.

ALEVİLERİ İNANÇLARI DIŞINA ÇEKMEK!

Yukarıda saydığımız olumsuz girişimler sürerken, Alevi hareketlerinin içinde öğretilerini özünden kopararak kendilerine yaşam alanı açmak isteyenler var.

Kim bunlar? Dün, 68, 78’ler mücadelesi içerisinde sosyaliz ve devrim şiarı ile en önde koşanların içinde nefesleri yetmeyerek geride kalanlar. İdeallerinden ayrılmaları, mücadele içerisindeki görevlerini tamamlamış olmalarından mı? Gerçekte geçmişte inançsız mıydılar? Bugün gerçekten Alevi inancını yaşıyorlar mı? Orasını bilemem.

Demokratik Laik Cumhuriyet mücadelesi sürecinde dökülüp, çöküp, çömelenlerden, Alevi hareketi içerisinde çöreklenenler olduğu ortada.

Burayı biraz açacak olursak: Elbette süreç içerisinde insanlar bugün inandıklarına yarın inanmaya bilirler. Hatta önceki inançlarına kaşı olan inançlar içinde yer alabilirler. Bu anlaşılır bir durum.

Buradaki çelişki; Geçmişte kendilerini devrimci mücadele önderi ilan edenlerin, devrimci mücadeleyi olması gereken siyasi alanda bırakmalarıdır. Bu da anlaşılır. Alevi inancı içerisine giderek tekrar orada ateşli devrimci mücadele savunuculuğu yapmalarına ne demeli? Madem, bu kadar devrimci inanca sahiptiniz devrimci saflardan neden havlu atıp gittiniz? Gittiniz neden Alevi öğretisine uygun yaşam sürdürmüyorsunuz? Anlaşılmayan, derin çelişki yaratan, şüphe uyandıran yer burası.

Bir süre sahalarda ısınma hareketi yapanlar, tekrar kadroya mı alındılar?

Televizyon kanallarında, gazete köşelerinde, toplantı salonlarında karanlıklarını ışık sanan düşkünler kendilerini düşünür ilan ettiler. Bu “cengâverler” yıllardır inanç yerlerinde özünü yaşayan, çalıştıkları, yaşadıkları yerlerde sosyal- siyasal talepleri doğrultusunda STK’lar içinde yerlerini alan Alevileri öğretilerinin özünden koparmaya çalışıyorlar.

Ozan Mahsuni Şerif’in dilinden:

Yuh! Yuh!

“Her türden,din, mezhep, ulus, milliyet… Ayrımcılığına karşı devrimci saflarda birleşiniz” bildirileri dağıtan, afişleri asan, ajitasyon çeken, konferansları veren, panelist olan… Biraz daha öte giderek örgüt liderlikleri taslayanlar sizler değil miydiniz?

“Düzen partileri” dediğiniz partilerin önüne dizilen yine sizler değil misiniz?

Dün, inançlara, mezheplere, ayrımcılığa, Cami’de siyasete karşı çıkan sizler değil miydiniz? Bugün Alevilerin inanç duyguları üzerinden siyaset yapan sizler değil miydiniz?

Hadi, kişisel olarak siz insanlıktan çıktınız. Keklik ötüşü ile halkı saflarınıza çağırarak elinde silah evsinde bekleyen avcılara vurduracak kadar pusu kurup ihanetçi olmayınız.

“İTHAL” ADAYLARA NE DEMELİ ?

Son yıllarda Avrupa’dan CHP, HDP içerisinde açıktan, AK Parti’ye sinyaller göndererek Milletvekilli, Belediye Başkanı olmak isteyenler çoğaldı.

Avrupa’da Alevi inancı içinde yaşam sürdüren milyonlarca insan var. Avrupa’da Hüseyin Mat ve yönetici arkadaşları inançlarını değerlerine uygun başarı ile sürdürüyorlar. İnanç değerleri için haklarını alıyorlar. Yaşadıkları ülkede siyasi partiler içerisinde yerlerini alıyorlar. Özelde kendi sorunları, genelde yaşadıkları ülke hakları ile ortak sorunları için STK’lar içinde aktif yer alıyorlar. Türkiye’de gelişmelere karşı uluslar arası dayanışma içinde oluyorlar. Olması gereken, insani değere, inancına sahip çıkma tutumu budur.

Benim sorum, Alevi öğretisi ile yaşamayan, Yaşadıkları ülkelerde kendi sorunlarına duyarsız kalan, Alevi kamuoyundan kopuk, Avrupa’da Türkiye'nin günlük siyasetini sürdürenlerin Türkiye’de Partilerde mevki arayanlara.

HADİ SORALIM?

Türkiye’de Alevi dernekleri yok mu?

Türkiye’de Alevi dernek üyeleri yok mu?

Türkiye’de Alevi dernek Yöneticileri yok mu?

Türkiye’de Alevi dernek Başkanları yok mu?

Türkiye’de Alevi dernek Alevi önderleri yok mu?

Türkiye’de Milletvekili, Belediye başkanı olacak yetenekte Alevi yok mu?

Sizler, Türkiye siyasetini, Türkiye’de yaşayanlardan daha iyi mi biliyorsunuz?

Sizler, Avrupa’da dernek olanakları ile son model arabalar içinde şehirleri, ülkeleri gezdiniz. Türkiye’de Alevi önderleri kendi olanakları ile çamurlara batıp çıkarak köy yollarında Alevi çalışması yaptılar. Siz, Milletvekilli, Belediye başkanı adayı olmayı Türkiye’de yaşayan Alevilerden daha mı çok hak ediyorsunuz?

Peki, sizin burada ne işiniz var? Kime ne faydanız olacak? Hangi donanımınız, deneyiminiz ile kime ne katkı sağlayacaksınız?

Tüm bunlara rağmen siyaset mi yapacaksınız? Yüreğiniz yetiyorsa Alevileri alet etmeden kendi adınıza yapınız. Görelim!

Türkiye’de yaşayan Alevilerin iradesine rağmen Avrupa olanakları ile Türkiye’de siyaset yapmaya kalkışanlar boylarının ölçülerini nasıl aldıklarını görmediniz mi?

ALEVİLİĞİ DOĞRU ANLAMAK!

Türk ve Arap halkı arasında Müslümanlık öncesi evliliğe dayalı hısımlık kurarak, soy ağacı dikiyorlar. Türk- Kürt Alevi Dedelerinin Ehlibeyt soyundan geldiklerini iddia ederek, insanların dini, milli duygularını istismar ediyorlar.

Hangi bilimsel kaynak Ehlibeyt soyundan gelen Türk kabilesi gösterebilir? Bunu, kim bilimsel, tarihsel, ilmi temele, fizyolojik, sosyolojik hatlara dayandırarak açıklayabilir? Bektaşiliğin İslam veya Alevilik ile hangi bağları var? Hiç kimsenin yoğun çaba harcamasına gerek yok. Bektaşiliği merak edenler Hıristiyan Türklerin yaşadığı Gagavuz Cumhuriyetine giderek görsünler.

Türkler Müslüman olmadan önce dedelik var mıydı? Varsa, 120 yıl kim sürdürdü? Sonradan ortaya çıktıysa dedeler Ehlibeyt soyundan nasıl geliyor? Hz. Muhammed’in ölümü sonrası böyle bir yetki verecek makam kaldı mı?

Sonuç olarak!

İnsanlar, Alevi, Bektaşi, Sünni, Şafi… Hıristiyan, Yahudi, Budist, Ateist… İnançlarını özgürce yaşamalı. STK’lar içinde birlikte sosyal, siyasal, ekonomik ortak talepleri için örgütlenmelidirler. Farklılıklarına hoş görü göstererek kardeşçe yaşamalıdırlar

Bir söz de: Pratik yaşam içerisinde yer almayıp, telefon tuşlarlarına dokunarak “Alevi kardeşlerimizin yanındayız” mesajları gönderenlere söylemek istiyorum. Siz önce kendi insani değerinizin yanında olun. Sosyal, siyasal, ekonomik haklarınız için STK’larda yer alın ki, güçlü, örgütlü toplum yaratıldığında kimse Alevi evlerine işaret koymaya cesaret edemesin.



Filistin atasözü der ki; “Ülkenizin aslanlarına sahip çıkın, yoksa düşmanın köpeklerine yem olursunuz.”

Hadi hayırlısı…

YALNIZ KALMAK



Türkiye son olarak Suriye konusunda dünya ülkeleri içerisinde yalınız bırakıldı.

Küresel güçler Orta doğu ülkeleri içinde kendi sömürge ve askeri alanlarını yaratmak için Halaç pamuğu gibi atıyorlar.

Küresel güçlerin başını çektiği ABD ve Rusya kilometrelerce uzaklardan gelerek Ortadoğu ülkeleri üzerinde kuzgunlar gibi kan kokusuna iniş yapıyorlar. İşgallerinin adını demokrasi diyerek sempatikleştirerek inanç, mezhep, ulus, milliyet ayrışmasını körükleyerek çıkardıkları çatışmalara sözde ağabeylik yapıyorlar.

Trump, Suriye’ye askeri hareketi, S-400 alımlarını… dünya manşeti yaparak Türkiye’yi yaptırımlar ile tehdit ediyor.

ABD, Ermeni Soykırım Tasarısını tanıma atakları ile Türkiye’yi kıskaca almaya çalışıyor.

Özgür Suriye Ordusu yeni ismi ile Suriye Milli Ordusu ile birlikte Türk askerinin Suriye sınırına girmesine uluslar arası tepkiler büyüdü.

Uluslar arası haber siteleri, gazeteler, televizyon kanalları Türk Ordusu ile “cihatçı giyimli” Özgür Suriye Ordusu yeni ismi ile Suriye Milli Ordusunu yan yana verdiğinde toplum zihninde IŞİD çağrışımı oluşuyor. İslami fobi yayılıyor. Türk düşmanlığı, İslam karşıtlığı ve ırkçılık gelişiyor.

YETİM KALMAK

ABD, AB, Asya, Rusya ülkelerinde Türkiye’nin “yetim kalması” niye?

Türkiyeli bilim insanları, yazarlar, gazeteciler, akademisyenler, sporcuları, ressamlar, iş adamları, politikacılar, şairler sanatçılar… Dünya ülkelerinde yaşamıyor mu?

Elbette yaşıyor!

Bilim insanları, yazarlar, gazeteciler, akademisyenler, sporcular, ressamlar, iş insanları, politikacılar şairler sanatçılar Türkiye’de kendilerini özgürce ifade edebiliyorlar mı?

Edemiyorlarsa neden edemiyorlar?

Edebiliyorlarsa uluslar arası alanda neden ülkelerini anlatmıyorlar?

Hani ülke olursa olsun, kendi yazarlarını, gazetecilerini, akademisyenlerini, sporcularını, ressamlarını, politikacılarını, şairlerini, sanatçılarını özgürleştirememişse dünya ülkelerinde yalınız kalır.

Sivil Toplum Kuruluşları ülkelerin dinamiğidir.

Uluslar arası arenada ülkelerini tanıtırlar. Ülkelerine karşı gelişen uluslar arası küresel sermayenin ekonomik ve siyasal saldırılarını ilk göğüsleyenler Sivil Toplum Kuruluşlarıdır.

İşçi Örgütleri, Meslek Örgütleri, Sivil Toplum Kuruluşları uluslar arası eş örgütleri ile demokratik alanda dayanışma yaparlar.

Bugün, ABD, AB, Rusya ve diğer dünya ülkelerinde milyonlarca Türkiyeli neden lobi oluşturamıyorlar?

Cevap: Yaşadıkları ülkelerde; Alevi–Sünni/ Türk-Kürt/ Laik-Muhafazakâr… Olarak ayrıştıkları için

Bunun nedeni nedir?

Ülke içinde ulus, milliyet, inanç, mezhep… Üzerinden yapılan politika kültürünü yaşadıkları ülkelere taşımalarındandır.

Millileşememek, milletleşememek, birleşememek, bütünleşememek…

Güçlü ülke olma, güçlü Meslek Örgütleri, güçlü Sivil Toplum Örgütleri, güçlü İşçi, Emekçi Sendikalar ile mümkündür.

Ülkeleri, politikacılar anlatır. Askerler korur. Sanatçılar, Yazarlar, Akademisyenler, Şairler… Tanıtırlar.

Hadi hayırlısı…

ŞEMA VE ŞATAFAT

Özgürlük, eşitlik, demokrasi… İsteyenler bir araya gelerek Sendika, Parti, Vakıf Dernek… Oluşumları sağlarlar. Bu aşamada en özgürlükçü, en eşitlikçi, en demokrat, en bilgili insanlar yönetim kadrolarında yer alırlar. Bu güne kadar teorik olarak gelişen söylemler ile ilerlenmiş artık, fiziki olarak yöneticidirler.
Bu aşamadan sonra sorumluluklarını yerine getirenleri tenzih ederek, sitemim emek ağacının gölgesinde yatanlara.
İnsanlar beden ve beyin gücü ile çalışırlar. Bazı insanlar beden ile çalışarak yaşam sürdürür. Bazı insanlar beyin ile çalışarak yaşam sürdürürler. Her ikisi de emek harcarlar. Beden ve beyin arasında bağlantı arza verdiğinde tıbben felçli yaşam sürdürme tanımı yapılır.
Yaşamlarını beyin gücüne odaklayarak bedeni beslemeye başlayan yöneticiler oturdukları koltukları sahiplenerek tüm beynini o koltukta yaşamaya odaklarlar. Yönetim olanaklarını kendi rahat yaşamının bir parçası olarak algılarlar, yönetim şemasını koruma altına alır. Teorik aygıtlar ile özünde demokrasi gibi gözüken ama aslında hiyerarşi oluşumunu tamamlayan yönetimler yıllarca kendi şemalarını korurlar. Bu süreç içerisine yüzlerce birikimli üye yönetim hiyerarşinin tutumu ile “telef” edilir. Bu yönetimler; En asalak, en bencil, en bireyci, en anti demokrat karakterlere dönüşerek özgürlüğü, eşitliği…Demagojik olarak kendilerini koruma amaçlı kullanırlar.
İş ve sosyal alanlarında gecesini gündüzüne katıp çalışanlar, ekmeğinden bölüp maddi -manevi destek verenler, her faaliyette en ön saflarda yer alarak faaliyet yürüten üyeler kendi sınırlarının dışına taşmaması için yönetimce kontrol altında tutulurlar. Bir adım öne çıkanlar kitapların orta sayfalarından yapılan alıntılar, Filozofik teoriler, terimler ile saf dışı edilirler. Özellikle kendi alanlarında tutulan taban içinden yönetimde yer almanın önüne set çekilir. Yönetim içinde ölümden kaynaklı boşluklar oluştuğunda bilgi, birikim, çalışması ile öne çıkan Dernek, Parti, Vakıf, Sendika üyeleri yerine yönetimin kendilerine uyumlu ehlileştirdikleri üyeleri belirleyerek yönetimlerine dahil ederler.
Göstermelik seçimler demokrasi gibi lansa edilse de seçilecek delegeleri, yönetimi yine önceki yöneticiler belirler. Her şeye rağmen kendi çabası ile seçilen delegeleri, ya süreç içerisinde muhalif yönlerini törpülenerek yönetime uyumlu hale getirirler veya entrikalar ile saf dışı ederler.
Toplumsal yaşamdan uzak, iş yerlerinde alnı terlememiş, elleri çekiç, kazma, kürek tutmamış, gece vardiyası çalışmamış, çalışarak ev geçindirmemiş… Teorik birikimleri ile yönetime gelen kadroları arasında gün geçtikçe demokratik değerler yerine kendi değerleri koruma eğelimi oluşur. Toplumun yaşamından uzak, sadece alt kademe yönetimleri ile bağ kuran üst yönetimler sadece teorik bilgiye dayalı stratejiler geliştirme çabası harcarlar. Bedensel tembellik, rahat yaşam sürdüğü koltuğunu koruma algısı yöneticilerde zihinsel sapma yaratır. Aynılaşan yöneticiler bir birlerine bağımlı hale gelirler. İçgüdüsel olarak bir birlerini tutunarak yönetici yaşamı sürerler. Bu türden yönetimlere “ölüm dâhilinde” kadro açılmadıkça yeni bir yöneticinin girmesi nerdeyse mümkün değildir.
Her insan, üyesi olduğu Sendika, parti, Vakıf, Dernek… Şemasına bir baksın. Onlarca yıldır aynı insanlar yönetici kadrolarındadırlar. Aynı insanlar, partilerin, sendikaların, vakıfların derneklerin adeta işçileridirler. Peki, on, yirmi, otuz, elli yıl içerisinde tabandan bir kişi yönetim düzeyine geçme donanımı kazanamamış mıdır?
Kazanamadı mı?
Peki; Onlarca yıldır yönettiği sendika, parti, vakıf dernek… Çevresinde yönetim kademelerinde görev alacak üyeler yetiştiremedinizse onlarca yıldır sizler o yönetim kademelerinde ne yapıyordunuz? Ne yapıyorsunuz?
Bu yapı değişir mi?
Böyle bir yapı oluşmuşsa asla değiştirilemez. Dernek, Sendika, Vakıf, Parti… Yönetimleri içinde oluşan içgüdüsel bağımlılık, bir birini koruyarak yönetimi elinde tutma ağlısı demokrasiyi ortadan kaldırmış, oligarşi bir yapı ortaya çıkmış, zihinsel gerileyen yöneticiler düğümünü kimseler çözemez.
Her insan yaşamına şöyle bir göz atsın:
En zor şartlarda, en zor koşullarda, en çaresiz anlarda en inançlı halleri ile üyeler her alanda çalışma sürdürürler. Üyeler sadece yönetici eşleri, çocukları, gelinleri, damatları yakınlarının görev alanlarına giremezler.
Yöneticilerin; Eşleri, çocukları, gelin, damat yakınları en görenekli, en popüler, en medyatik ve en gösterişli protokollerde yer alırlar.
Demokrasi, eşitlik, birlikte yaşam… Teorisini hayata geçirmede neden zorlanılıyor? Yöneticiler; 30, 50, 60 yıl hangi filozofun tanımı ile görevde kalıyorlar? Bunca yıl milyonlarca üyeden bir, iki kişi yönetime geçme, lider olma yeteneği kazanamıyor mu? Yöneticiler; Bir, iki üyeye neden bu yeteneği kazandırmıyor?
Taban: Çoğalamıyor, azalıyoruz.
Yönetim. Nasıl çoğalamıyoruz? Bir zamanlar ben ve eşim vardık. Şimdi; damadım, kızım, oğlum, gelinim ve onların arkadaşları ile biz en görenekli, en popüler, en medyatik ve en gösterişli protokollerde çoğalıyoruz.
Size gelince: Tabanda azalmalar var. Takdiri ilahi ölümler oluyor. Sizin çocuklarınız sizi, bizi sorgulamaya kalkıyor. Siz doğal olarak bize laf söyletmiyorsunuz. Bu tutumunuzdan dolayı biz de size incitici laf söylemiyoruz. Birlik beraberlik içinde yıllardır yaşıyoruz.
Safları sıkıştırmanız daha çok çalışmanız gerekiyor. “
Hadi hayırlısı…