Ali Gültekin

26 Ekim 2012 Cuma

SERMAYENİN ON YILLIK KIRBACI: HARTZ YASALARI



  Hartz yasalarının 10. Yılı ile ilgili yazı yazma niyetindeydim. Araştırmalara başladığımda Yeni Hayat gazetesi yazarı Umut Yaşar'ın yazısını okudum. Bu araştırma yazısına katkı sunacak veya karşı çıkacak bir kelime bulamadığımdan Umut Yaşar'a teşekkür ederek ''emek hırsızlığı yaparak'' köşemde yazısını yayınlamak istedim.
Almanya'nın bütün burjuva basın organları ''Hartz Yasaları'nın 10. Yıldönümü''nü kutluyorlar. Neredeyse bütün gazete ve TV kanallarında, ''herkes dinamik iş piyasası için Almanya'yı kıskanıyor. Her yerde işsizlik artarken Almanya'da işsizlik düşüyor, hatta kalifiye elaman sıkıntısı çekiliyor'' diye dem vuruluyor.

Hatırlayalım:
- 22 Şubat 2002 günü dönemin Başbakanı Gerhard Schröder (SPD), Volkswagen tekelinin personel şefi Peter Hartz'ı, ''İş Piyasasına yönelik Modern Hizmetler Komisyonu''nun başkanlığına atadı. Aralarında bir eski (Harald Schartau/IG Metall, NRW Çalışma Bakanı) iki aktif sendikacının (Peter Gasse/IG Metall NRW Başkanı ve Isolde Kunkel-Weber Ver.di YK üyesi) ve 8 işveren temsilcisinin bulunduğu toplam 15 kişilik komisyon çalışmalarına başladı.
- 16 Ağustos 2002'de komisyon iş piyasasının modernleştirilmesi için ''13 temel öneri ve dört yasa fikrini'' büyük bir şovla hükümete sundu.
- 22 Ağustos 2002'de Bakanlar Kurulu oybirliğiyle önerileri dört adımda yasalaştırmayı karar altına aldı.
- 23 Aralık 2002'de daha sonra Hartz I, Hartz II ve Hartz III diye anılacak ''İş Piyasasına yönelik Modern Hizmetler Yasası'nın birinci ve ikincisi''ni 1 Ocak 2003'de ve 1 Ocak 2004'de yürürlüğe koymak üzere ise üçüncüsünü karar altına aldı.
- 24 Aralık 2002'de ise ''İş Piyasasına yönelik Modern Hizmetler Yasası'nın dördüncüsü''nü yani Hartz IV'ü 1 Ocak 2005'de yürürlüğe koymak üzere karar altına aldı.
 
YASALAR NEYİ DEĞİŞTİRDİ?
Hartz I, ''bütün iş piyasasının yeniden düzenlenmesini, yeni çalışma formlarının yürürlüğe girmesini kolaylaştırmayı'' hedefliyordu. Bu kapsamda işçi kiralama kolaylaştırıldı, özellerin yanı sıra devlete bağlı işçi kiralama büroları kuruldu, aynı işyerinde kiralık işçi olarak çalışmanın süreleri uzatıldı, ''mesleki kalifiyelik için eğitim çekleri'' adı altında özel kurumlara eğitim alanında bir piyasa açıldı.
Hartz II, birinci yasanın devamı olarak çıkan bu yasayla düşük ücretli işlerin (mini ve midijobs) arttırılması hedefleniyordu. 400 Euro'luk işler, o güne kadar 15 saatle sınırlı olan düşük ücretli işlerde bu sınır kaldırıldı ve ''girişimciliği teşvik'' adına ''Ich AG''lerin (''tek kişilik şirket'') kurulması teşvik edildi.
Hartz III yasası ile Federal ve yerel düzeydeki çalışma dairelerinin yeniden yapılandırılması başladı. Daha sonra dairelerin adı ''Çalışma Ajansı'' olarak değişti.
Hartz IV yasası ise ''İş Piyasasına yönelik Modern Hizmetler Yasası''nın en çok tartışmaya neden olan bölümüydü. Buna göre daha önce ayrı ödemeler olan ''İşsizlik Yardımı'' ve ''Sosyal Yardım'' ödemeleri ALG II (İşsizlik Parası II) adı altında birleştirilecek, ödemeler sadece Çalışma Ajansları tarafından yapılacak ve normal İşsizlik Parası ALG I en fazla 18 ay (bu ödeme yaş durumuna göre12-18 ay arası değişiyor, 58. yaştan itibaren bu süre 24 aya çıkıyor) ödenecekti. Bu arada çocuklar için ödenen sosyal yardım yüzde 10 dolayında kısıtlandığı gibi sosyal yardım kapsamındaki birçok yardım da ödenmez oldu.
 
''TEŞVİK VE TALEP'' DÖNEMİ (!)
Yasaları işverenlerin ve sendikaların (ilerleyen dönemde komisyonda yer alan ve yer almayan bazı sendikacıların, ''biz tam böyle olacağını bilmiyorduk'' diye kendilerini savunmaları bir yana) onayı ile karar altına alan hükümet, ''Biz bu yasaları işsizliğe karşı mücadele etmek için çıkardık. Artık yan gelip yatmak yok. Teşvik ve talep programları uygulanacak'' diyordu.
Schröder hükümetinin bu açıklaması 1999 yılında ''Blair-Schröder tezleri'' olarak anılan, İngiliz New Labor Party'nin teorisyeni Antony Giddens tarafından kaleme alınan ve ''üçüncü yol'' başlığı altında süren tartışmaları hatırlatıyordu. Nitekim bu tezlerde de ''artık geleneksel sosyal devlet anlayışının değişmesi gerektiği'' ileri sürülüyor ve ''yeni sosyal demokrasinin sosyal devlet anlayışının temelinde ‘teşvik ve talep politikası' (''Fördern und Fordern'') olacak'' deniliyordu. (Buradan bakıldığında aslında Ajanda 2012 olarak anılan reform saldırısının da bu yazı kapsamında ele alınması gerektiği anlaşılacaktır. Fakat yer darlığı nedeniyle bunu hatırlatarak geçiyoruz.) Yani bundan böyle devlet işsizi teşvik edecek ama karşılığını da talep edecekti.
Bu anlayış pratikte şu anlama geliyordu: İşsiz kalırsan, ücreti ne olursa olsun her türlü işi yapmak zorundasın!
Ayrıca ALG II almakta artık eskisi gibi kolay değildi. Eskiden işsizlik parası bittiğinde işsizlik yardımına başvurmak yetiyordu. Yeni uygulamada 18 sayfalık bir anketin doldurulması gerektiği gibi işsizin bütün varlığını veya yoksulluğunu kanıtlaması gerekiyor. Yasal sınırı aşan birikim sahibi olan işsize ALG II ödenmiyor.
 
HARTZ YASALARI NEYE YOL AÇTI?
Yukarıda ifade edilen yasaların çıkarılma gerekçelerinin hepsi geçtiğimiz yıllarda hayat buldu denebilir. Bir şey hariç: Yasal değişiklikler ileri sürüldüğü gibi işsizler lehine hiçbir olumluluğu sağlamadı ve ''kitlesel işsizliğe çare'' de olmadı.
Kırbacın değmesine gerek bile kalmadan, havada vınlayarak çıkardığı sesin yarattığı etkiyi herkes bilir. Hartz Yasaları'nın da Almanya işçi sınıfının üzerinde bu etkiyi yarattığını söylemek abartı olmayacaktır. İster yıllarca ortalama bir işte, ortalama bir ücretle çalışmış bir işçi olsun, ister otomobil, çelik, makine veya kimya işkolunda, diğerlerine oranla görece dolgun ücretle çalışmış bir işçi olsun hepsinde yeni bir korku ortaya çıktı: 12 ay işsizlik parasından sonra Hartz IV'e düşme ve ücreti ne olursa olsun her türlü işi yapmak zorunluluğu korkusu! Çalışma Ajansı'nda aşağılanma, kendini bir işe yaramaz hissetme, sosyal çevrenin dışına düşme vs. ise işin cabası!
Ayrıca milyonlarca emekçi bu çalışma ve yaşam koşullarında ciddi psikolojik rahatsızlıklar yaşıyor. Psikolojik rahatsızlıklar nedeniyle rapor alanların sayısı son 10 yılda ikiye katlanmış, ilaç kullananların, çareyi alkolde arayanların sayısı milyonlarla ifade edilmekte!
Bu korkuya kapılan emekçi ister istemez, bilerek ve bilinçaltından işverenle ''işbirliğine'' giriyor. ''İşvereniyle'' kendini ''kader birliği'' içinde görmeye başlıyor. On yıllardır sendika genel merkezleri tarafından örgütlenen ve işyerlerinde işyeri temsilcilikleri aracılığıyla uygulanan ''sosyal partnercilik'' anlayışı ve 1996'dan 2007'nin ortasına kadar resmi olarak uygulanan ''İş için Birlik'' anlayışının yarattığı zemin üzerinde Hartz yasaları adeta yeşerdi! İşçi sınıfının belirli kesimleri içinde ''işverenin işleri iyi giderse benim de işlerim iyi gider'' anlayışı genel bir anlayış haline geldi; işveren lehine imzalanan ve TİS'leri delen işyeri sözleşmeleri, esnek çalışma modelleri, ücretsiz fazla mesailer, fazla mesai havuzları, düşük ücretli ve güvencesiz işler, kiralık işçiliğin ve taşeron firmaların yaygınlaşması vb...
Bütün bunlar ''sosyal partnercilik'' anlayışı ve üzerine eklenen Hartz Yasaları'yla mümkün oldu.
Gelinen yerde işleri iyi gidenin sadece sermaye kesimi olduğu geniş emekçi kitleleri tarafından da görülmekte fakat yıllardır içinde bulunulan kısır döngüden çıkmanın o kadar kolay olmadığı da anlaşılmakta. Birkaç istisna fabrika, işletme dışında binlerce fabrikada birkaç saatlik uyarı grevleri artık en son çare olarak görülüyor. Süresiz greve çıkmak bir yana, süresiz grev oylaması bile yıllardır yapılmıyor! Fabrikalarda giderek hiç mücadele tecrübesi olmayan nesiller egemen oluyor.
 
KORKUYU YENMEK, DURUMU DEĞİŞTİRMEK ELİMİZDE!
Ama bir taraftan da geniş emekçi kitleler arasında hoşnutsuzluğun arttığı biliniyor (Her ne kadar bu hoşnutsuzluğun dışa vurumu yukarıda belirtilen nedenlerden dolayı sınıfa yaraşır bir şekilde olmasa da). Dürüst, sınıftan yana sendikacıların ve ileri işçilerin görevi, bu durumu tespit ettikten sonra yakınmak, topu sendika bürokrasisine atarak, ''suçlu onlar, isteselerdi bu durum böyle olmazdı'' diye hayıflanmak olamaz. Dürüst, sınıftan yana sendikacıların ve ileri işçilerin sendika bürokrasisinden beklentisi ne olabilir ki?!
Onların ancak tabanın baskısını üzerlerinde hissettiklerinde, artık kaçacak başka yol bulamadıklarında harekete geçtikleri öteden beri biliniyor. Korkuyu yenmenin de, durumu değiştirmenin de bizim ellerimizde olduğunu görmeli, ona göre örgütlenmeli ve hareket etmeliyiz.
Sendikaların bütün organlarında Hartz Yasaları'nın geri alınmasını, haftalık çalışma sürelerinin tam ücret ve personel karşılığı kısaltılmasını, kiralık işçilikle ilgili sözleşme imzalamak yerine işçi kiralanmasının yasaklanmasını gündeme getirip tartıştırmalıyız! Tabi ki sendika bürokratları bu talepler karşısında, ''tamam olur'' demeyecekler, tabi ki bu talepleri ileri sürenleri, ''beton kafalıkla'', ''çarkı geri döndürmeye çalışmakla'' suçlayacaklar ve tabi ki ''var olan durumda en iyisini elde etmeyi'' önerecekler! İşte tam da burada dürüst, sınıftan yana sendikacılar ve ileri işçiler farklarını da ortaya koymalılar.

DEĞERLERİMİZİ bir bir KAYBEDİYORUZ..

Bayramlarımıza ne oldu?

Bayram arifesi tatlı bir telaş, heyecan ve coşku içindeyiz. Murat Öğretmen, Horoz köy Pazarı girişinde eşi ile buluşmak için dolmuş’a bindi. Dolmuş tıka basa dolu. Murat Öğretmen durağa geldiğinde dolmuş’tan elini döşüne bastırmış şekilde öksürerek indi. Pazaryeri ana, baba günü. Nameler ile bağrışan satıcılar, çocuğunun elinden sıkı sıkıya tutarak ilerleyen anneler, paza...

rlık eden alıcılar, ağlayarak annesini çekiştiren çocuklar, süslenmiş tezgâhlar, park yeri bulamayan arabalar ve korna sesleri ile Pazaryeri Bayram yerine çevrilmiş. Eşini öksürerek görmesi Şahsene Hatun’u endişelendi. Tekerleri yalpalayan Pazar Arabası’nı peşi sıra çekerek eşinin yanına gitti. Pazar Arabası’nı kenara bırakıp, eşinin ellerini ellerinin içine aldı. Gözlerinin içine bakarak “hoş geldin, ilacını almadın mı? Öksürüyorsun” dedi. Dolmuş’un kalabalık ve sıcak olduğunu söyleyen Murat Öğretmen eşinin kenara bıraktığı Pazar arabasını alarak gitmek istedi. Eşinin hastalanacağı düşüncesi ile “terlemişsindir sırtına mendil koyayım” dedi. Eşine “buna gerek yok, yürü gidelim” diyerek ilerleyen Murat Öğretmen’in peşi sıra eşi takip etti.

Bayram Arefesi, tatlı telaşı

Eşler birlikte Pazaryeri’ne doğru yürüdüler. Önce sebze meyve tezgâhlarının olduğu alana doğru ilerlediler. Yıllardır sebze meyve aldıkları göçmen Ali’nin önerileri ile ihtiyaçları olan sebze meyveleri alarak Pazar çantalarına yerleştirdiler. Birlikte elbise bölümüne yöneldiler. Murat Öğretmen, elbise bölümüne giderken yolda cebinden çıkardığı defterine not ettiği çocuklarının ayakkabı numaralarını dikkatlice inceledi. Elbise bölümü girişinde boncuk Hasan’ın ayakkabı tezgâhına gitti. Ayakkabı numaralarını Hasan’ın eline tutuşturdu. Hasan tezgâhın değişik yerlerinden ayakkabıları numarasına göre seçerek fiyatını söyleyip büyükçe torbaya koyarak Murat Öğretmen’in eline tutuşturdu. Şahsene Hatun iki tezgâh ileride kız çocuklarına alacağı giysileri seçiyor. İşini çabuk bitiren Murat Öğretmen, eşine seslenerek aynı okuldan emekli, mutfak eşyaları satan arkadaşının yanına gittiğini işaret etti. Murat Öğretmen’in gelişini gören meslektaşı çaycıya seslenerek demli iki çay söyledi. Bayram alışverişi, geçim derdi, kurbanlık fiyatları sohbetlerine devam ederken Şahsene Hatun işini bitirip eşinin yanına geldi. Bir çay’da Şahsene Hatun için kapıp gelen çırak “afiyet olsun yenge ” diyerek Şahsene Hatun’un eline tutuşturdu.

Bayram alışverişi

Bayramlık alışverişlerini bitiren eşler, eşyalarını Pazar arabalarına düzenli bir şekilde yerleştirdiler. Şahsene Hatun eşinin yorgun olduğunu düşünerek Pazar arabasını kendisi çekmek istedi. Murat Öğretmen elindeki ayakkabı torbasını eşine vererek Pazar arabasını kendisi aldı. Eşler, kaldırıma çıkarak, yola inerek, tanıdıklar ile selamlaşarak evlerine doğru yol aldılar. Evlerine yaklaştıkça çocuk sesleri ve pişen açık ekmek kokusunu alan Murat Öğretmen, her yıl olduğu gibi avlu’da sac üzerinde açık ekmek pişirildiğini anladı. Tahtalar çapraz şekilde üst üste konularak çapraz kareler elde edilerek verilen desenle yapılan ahşap kapı yüksekliği 1.40,cm. ağaç direğe çakılan İngiliz çivisine sabitlenen tahta mandal anahtar görevini görüyor. Tahta mandalı çevirerek avlu kapısını açıp içeri giren Murat Öğretmen’i gören; saçları taranıp renkli tokalar ile süslenmiş kız, Bayram saç tıraşı olmuş erkek torunlar koşarak üzerine atladılar. Küçük oğlu Pazar Arabasını Babası’nın elinden alarak eve götürdü.

Bayram hazırlığı

Beş ayrı komşu evi kapısı açılan, dut ve ceviz ağaçları olan avlu’da komşular birlikte, odun ateşi üzerine koydukları sac’da bayram ekmekleri pişiyorlar. Çocuklar için yapılan yağlı ekmekler kapışılıyor. Kış aylarında ev’de ısınmak için kullanılan fırınlı soba’ya takılan tek borudan çıkan dumanı görünce içinde baklava, kadayıf kızartılıyor olduğu anlaşılıyor. Yeteneklerine göre görev üstlenen komşular ortak işlerini bir an önce bitirme gayretindeler. Komşu dayanışması geleneğinin sürdüğü avlu’da işlerini bitiren komşu kadınlar, hak ve hukukça üretimlerini paylaşılıp, avlu’nun kaba temizliğini yaparak evlerine çekildiler.

Arefe akşamı

Bayram öncesi hazırlığı tatlı bir yoğunluk içinde geçiyor. Çocuklar yatmadan önce ellerine yakılacak kınanın heyecanı içindeler. İşlerini bitirerek evlerine çekilen avlu sakinleri evlerinde akşam sofralarını kurdular. Yemek sonrası, çocuklarının ellerine Bayram kınalarını sürüp, yumruk yaptırıp bezler ile sıkı sıkıya sararak yatırdılar. Güzel bir günün sabahı uyanmak için Bayram temizlikleri özenle yapılan avlu evlerinin lambaları tek tek söndü. Avlu’nun en yaşlı sakinleri Murat Öğretmen ve Şahsene Hatun avlu’da son kontrolleri yaparak evlerine çekildiler. Elleri kınalı şekilde uyuyan çocukların odasına girdiler. Çocukların hediyelerini yastıklarının, yataklarının altına yerleştirerek mutluluk ve huzurla odadan çıktılar. Büyüklerin hediyelerini koydukları yatak odalarının elbise dolabını açarak kime ne aldıklarını tekrar gözden geçirdiler. Emektar çiftler, odalarının lambalarını söndürüp, bir birbirlerine “Allah rahatlık versin” diyerek uykuya daldılar.

Bayram sabahı

Şafak vakti uyanan Murat Öğretmen eşinin yanında olmadığını gördü. Çizgili pijaması ile yatağından kalkıp odanın penceresini açtığında içeriye doğal toprak kokusu yayıldı. Eşi’nin toprak zemin olan avluyu sulayarak süpürdüğünü anladı. Önce tıraş olup, Bayramlık elbiselerini giyerek, Bayram namazı için evden avluya çıktı.

Bayram temizliği

Murat Öğretmen, avluyu süpüren eşine “Kolay gelsin, günaydın” dedi. Şahsene Hatun, „günaydın, elbiseni namaz sonrası giyseydin“ derken, Avlu Kapısı’nı çıkmakta olan Murat öğretmen’e „ Allah kabul etsin, çocukların bayram harçlıkları için para bozdurmayı unutma” dedi. Toprak zemini süpürme işini tamamladı. Tulumba’dan yoğurt kovasına çektiği su ile avlu duvarı üzerine irili ufaklı vita yağı teneke kutularına dikilmiş, farklı renkler ve türlerden çiçeklerine isimleri ile seslenerek, su verip, konuşarak yaban otlarını ayıkladı. Dut Ağacı’ndan, ceviz Ağacı’na, ötüşerek uçuşan kuşlar için avlu’nun bir köşesine buğday taneleri serpti. Peşi sıra miyavlayan kedisini kucağına alarak çocukların uyanmamasına dikkat ederek banyoya gitti. Kedisini severek özenle şampuanlayarak yıkadı. Pembe yumuşak havlusu ile bir güzel kuruladı. Süt’e ekmek doğrayarak, kurban etine kadar idare etmesini söyleyerek, Kedisine biraz yemek verdi.

Bayramlaşma heyecanı

Bayram Namazı sonrası elinde sıcak pideler ile dönen Murat Öğretmeni tahta kapının mandalını açarak evin avlusuna girdi. Bu sırada avluda bulunan büyük kızı “Allah kabul etsin baba” diyerek elinden aldığı pideleri, Dut ağacı altında üzeri Gül desenli naylon örtü ile kaplanmış tahta masa üzerine bıraktı. Kızı babasının elini öperek bayramlaşırken, Murat Öğretmen kızını alnından öperek “Allah razı olsun” dedi. Avlu’ya çıkan Şahsene Hatun eşinin yanına giderek elini öptü. „Bayramın kutlu olsun. Allah başımızdan eksik etmesin. Kazancın bol olsun” dedi. Murat Öğretmen eşinin başını iki elinin arasına alarak anlından öptü. “Evimizin emektarı, Allah sana uzun ömürler versin” dedi. Sabah kahvaltısını hazırlayan yetişkinlerin seslerine uyanan çocuklar yastıklarının, yataklarının altındaki bayramlıklarını sevinç çığlıkları ile aldılar. Yüzlerindeki ifade, gözlerindeki ışık görülmeye değerdi. Bayramlıklarını bir birine göstererek karşılaştırmalar yaptılar. Yıkanıp paklanan Kedi miyavlaması ile çocukların coşkusuna katıldı. Dışarıda serçeler daldan dala atlayarak ötüşüyor. Ceviz ağacı dalları arasında öten tahminen 100 yaş üzeri karga gelecek misafirlerin haberini veriyor. Dalına tutunamayan iki ceviz yaprağı tulumbanın küçük havuzuna düştü. Elleri yıkanılarak kınaların rengi ortaya çıkan çocuklara bayramlıkları giydirildi. Kızlar en güzel tokalarını taktılar. İlk dede, nene eli öpülerek büyükten küçüğe doğru bayramlaşma töreni başladı. Çocuklar büyüklerden aldıkları Bayram harçlıklarını hızlı bir şekilde hesaplanarak, büyük bir dikkatle, kınalı eller ile cebe indirildi.

Bayram coşkusu sürüyor

Yüzlerce Bayram’a tanıklık eden yapraklarını dökmüş dut ağacı, Yaprakları bugün bir başka koku yayan ceviz ağacı bayram coşkusuna katıldılar. Avlu duvarı üzerinde sıralanmış Şahsene Hatun’un çiçekleri sokağa ve avluya bir başka güzellik katıyor. Ata yadigârı yaşlı tulumba; ağaçlara, kuşlara, insanlara, toprağa bugün en berrak suyunu sunuyor. Demir kapılara karşı direnen ahşap avlu kapısı, İngiliz çivisi ile tutturulan, gürgen ağacından yapılma kapı mandalı yeni misafirler için açılarak buluşmalara tanıklık etmeye devam ediyor. Şahsene Hatun’u torunlar ile paylaşmak istemeyen kedi miyavlayarak peşinden ayrılmıyor.

Kurban kesimi

Komşu bahçesi içinde korunan Avlu içindeki beş evin, beş kurbanlığını kesmek için beklenilen kasap geldi. Birlikte Kurbanlıkların yanına gidilerek Kurbanlıklar dualar eşliğinde İslam inancı kurallarına uygun tet tek kesildi. İlk olarak avlu’nun kedilerine, sokak köpeklerine göz hakları verildi. Her aile evlerine getirdikleri Kurban etini parçalara ayırarak tespit ettikleri ailelere kurban paylarını gönderdiler. Avlu’da yakılan ateşin üstüne konulan sac’da kırmızı soğan, yeşilbiber ile ciğer kavuran Şahsene Hatun, avlu kapısı dışından “büyük anne” diyen torununu görünce elindeki tahta kaşığı ciğerin içinde bırakarak kapıya yöneldi. Kızı ve torunu ile bayramlaşan Şahsene Hatun avlu kapısını örtüyordu ki, kız kardeşi ve eniştesi Terzi Kazım’ı göründü. Misafirler buyur edildikleri avlu kapısından girerek eve geldiler. Bayramlaşma coşkusu sürüyor. Çocuklar ellerinde kolonya ve şeker lokum karışığı tabağı ile misafirlere ikramda bulunuyorlar. Bayramlaşma sonrası büyükler arasında hediyelerin takatimi gerçekleşti. Bütün bu geleneksel törenlerin ardından birlikte sofraya oturuldu. Yemek sonrası kadınlar sofrayı toplarken, Terzi Kazım ile Murat Öğretmen kahvelerini içmek için pencereye yakın yerde duran tekli koltuklara oturup sohbete başladılar.

Bayram Muhabbeti

Terzi Kazım: Maşallah çocukları başına topladın.

Murat Öğretmen: Allah eksikliklerini vermesin.

Terzi Kazım: Bu zamanda; eski saygı, sevgiyi yaşatmak zor.

Murat Öğretmen: Bu konuda bizim ne kadar emek harcadığımıza bağlı. Toplumu; yalnızlaştıran, bencilleştiren, duyarsızlaştıran, ihtiyaç fazlası tüketim bağımlılığı yaratılan, geleneklerimizi yok etmeye çalışan, doğa ve insan sevgisi duyarsızlığına karşı bizler ne yapıyoruz?

Terzi Kazım: Bize eski kafa diyorlar.

Murat Öğretmen: Dünya değişimi elbette olacak. Sen 20 yıl önceki giysi modellerini biçip dikiyor musun? Dünya’yı yeni buluşları ile değiştirenler de insan. Değişim, insanlığın yararına gelişmeli. Sermaye, çeşitli pazarlama yöntemleri ile tüketici etkileyerek daha çok kazanma uğruna üretimden çok tüketim toplumu yaratıyor. Bu sadece aile ekonomimize zarar vermekle kalmıyor, Dünya’nın dengesini değiştiriyor. Doğa ihtiyaçlarımızı karşılayamayacak konuma gelecek. Yaşam alanlarımız hızla yok oluyor.

Terzi Kazım: Gençler teknoloji ile zaman geçiriyorlar. Her şeyi bizden iyi biliyorlar.

Murat Öğretmen: Elbette yaşam koşullarımız değişecek. Bizler 50 yıl öncesi gibi yaşama ayak direyenler değiliz. Teknolojiyi eğitimini alarak kullanmalıyız. Eğitimini almadan kullanıldığı zaman, insanların bilgisi ile üretilen, insan yaşamını kolaylaştıran teknoloji Akrep gibi kendimizi zehirleyerek ölürüz.

Terzi Kazım: İnsanların konuşmaları değişti

Murat Öğretmen: Türkçemiz bu gidişattan korkunç zarar görüyor.

Anne, baba / mama, papa

Dede, nine / Moruk

Günaydın, selam verme / hay, hey

Nasılsın?/ Na ber?

İyi günler / Bay, çav

Büyük, orta, küçük /Medyum, laç, sımon…

Terzi Kazım: Büyükleri ziyaret etme, mektup, kart yazma tarih oldu. Mesaj, yazıyorlar.

Murat Öğretmen: Biz yaşam biçimlerimiz ile çocuklarımıza örnek olmaz isek onlar değişim ve yenilik olarak algıladıkları bu rüzgâr ile savrulurlar.



Değişim!

Terzi Kazım: Gazeteci, Yazarlar, enteller yabancı kelime çok kullanır oldular. Bulmacalar da yabancı kelime kullanmaya başladılar. Artık çözmekte zorlanıyorum.

Murat Öğretmen: Devlet yöneticilerine, ailelere daha çok sorumluluk düşüyor. Bayramları sadece dini görevlerimizi yerine getirerek sınılamamalıyız. Bayram; sosyalleşme, paylaşma, üretme, saygı-sevgi, emeğe değer, doğru alışveriş ile ekonomi, sohbet, kültürü, sofra adabı, tarih, dini bilgi, eğitimi kendi içinde işleyişi yaşamı güçleştirir. Bayram öncesi hazırlıkları için kimler ile ne türden diyaloglar yaşadığımıza baktığımızda biz sunduğu katkıyı görebiliyoruz.

Terzi Kazım: İnsanlar buzdolaplarında sebze meyve çürütüyor. Elbise dolapları, kullanmadıkları eşya ile dolu.

Murat Öğretmen: Asıl sorun eğitim’de. Eğitim standartları düşük olan toplumlar içinde gösteriş hayranlığı var. Bilgi birikimden yoksun bırakılan insanlar; temel, öncelikli ihtiyaçlarını karşılamadan yeni çıkan ürünler ile farklılıklarını ortaya koyduklarını sanıyorlar. Yoksul toplumlar, eğitim seviyesinin düşük olmasından dolayı, yenilikten çabuk etkileniyor.

Bayramlar sosyalleşmedir.

Terzi Kazım: Bizi iletişim araçları ve reklamlar bozuyor

Murat Öğretmen: Kadın ve erkek Vücudu’nu, cinselliği, öne çıkararak ürün reklamları yapılıyor. Bundan en çok etkilenen ülkelere baktığımızda ekonomik ve siyasal alanda az gelişmiş ülkeleri görürüz. Sosyal bir devlet mevcut değilse; İş, yeterli gelir, demokrasi, parasız eğitim ve sağlık hizmetleri alamazsınız. Evlerinde kütüphane olmayan, kitap, gazete okuma alışkanlığı kazanmamış, sosyal ve siyasal yaşamdan soyutlanmış, ekonomik zorluklar içinde yaşama tutunanlar hangi bilgi ve bilinç ile reklamlar, diziler, sinema filmleri ile tüketim bağımlısı yapılanlar tüccarların etkisinden nasıl kurtulabilirler?

Terzi Kazım: Zenginler daha zengin olurken yoksul da çoğalıyor.

Murat Öğretmen: Kurtlar sofrasında zayıflama, tökezleme şansızın yok. Biri diğerinin kanını içerek güçlenir. Zirveye tırmananlar düşmemek için sürekli en yakınında duranın en zayıf anını kollayarak o an geldiğinde aşağıya iter. Biri diğerinden beslediği için, çıkan azalırken düşenler çoğalırlar. Bu alanlar, yönetim ve iktidarın ideolojisine bağlı el değiştirir.

Terzi Kazım: Maalesef öyle oluyor. Zengin’in parası fakir’in çenesini yorar.

Murat Öğretmen: Sosyal Devlet olmayınca; Bu çevrelerim, okudukları kitap, seyrettikleri film, gittikleri tiyatro, takip ettikleri gazete, gezdikleri tarihi yerler, mesleki çalışmaları, doğa, müze olmadığından zavallıca yaşarlar. Yıllarca aynı koşullarda yaşam sürer, aynı kelimeler ile kurulan aynı cümleler ile yüzlerce defa aynı konuları konuşurlar. Bu hastalıklı alanlarda eğitim ile gelişecek.

Terzi Kazım: Bizim zamanımıza göre her şey çok değişti.

Murat Öğretmen: Değişen sadece insanlar değil. Şehirler sokaklar yaşam alanlarımız değişti. Her yerleşim yerinin Bayram yeri vardı. Bugün yok. Bayramlık elbiselerimiz olurdu. Bugün yok. Bayram eğlencelerimiz olurdu. Bugün yok. Bayram şekerleri, şıraları olurdu. Bugün yok. Tüm olanaklar zorlanarak Bayram ziyaretleri yapılırdı. Bugün yok. Bayram gazeteleri olurdu. Bugün yok.

„Yok, olan değerler”

Terzi Kazım: Her şey elimizin altından kayıp gidiyor.

Murat Öğretmen: İnsanlar yaşam standartları yükseltmek ve kolaylaştırmak için icat icat ettikleri teknolojiyi; İdeolojik, askeri, siyasi ve ekonomik gücü ile eline geçirenler daha fazla kar ve baskı kurarak yönetimlerinin devamı için kullanıyorlar. Atom’u bulan Bilim insanı. İnsanlığını koruyarak Atom’u insanlığın yararına kullanabilir veya insanlıktan çıkarak insanlığı yok etmek için kullanabilir. Sorun, insan olup olmamakta.

Terzi Kazım: İnsani değerlerimizi yok ediyoruz.

Murat Öğretmen: Birey olarak, aile olarak, toplum olarak değerlerimizi yok ediyoruz. Bugün kaç çocuğun kendi oyuncağını yapma becerisi var? Kaç genç ihtiyacına göre tüketim yapıyor? Kaç aile toplanarak öğün vakti yemek yiyor? Kaç kişi çevre konusunda duyarlı?...

Terzi Kemal: Ne yapmalı?

Murat Öğretmen: İnsani değerlerimizi güçlendirerek korumalıyız. İhtiyaç fazlası israftan kaçınmalıyız. Zalimlere karşı boyun eğmeyip zulme karşı sesiz kalmamalıyız. Doğa’yı; canlı-cansız, renkli – renksiz, inançlı-inançsız, aynı dilden-farklı dilden, aynı görüşten-farklı görüşten… İnsanlar ile kardeşçe paylaşmalıyız. Doğa yaşar ise insan yaşamı sürer.

Terzi Kemal: Bize neler oluyor?



Hayırlı Bayramlar…

KEMERLER SON KERTİKTE



Avrupa'nın ikinci, Dünya'nın dördüncü zengin ülkesi Almanya'da zenginlerle yoksullar arasındaki ara 10 yıl içerisinde hızla açıldı. Nüfusun yüzde 10'luk bir bölümü Almanya'nın toplam servetinin yüzde 65'ini elinde tutarken, yüzde 90 ise yüzde 35 ile geçinmek zorunda. Türkiye kökenliler ise yoksulluk sınırında yaşam sürüyor.
Dışarıdan bakılınca bu ülkede herkesin refah içerisinde yaşadığı sanılır. Yoksulluk, işsizlik, eğitim sorunlarının çözülmüş bilinir. Almanya'da işsizlik, yoksulluk ve düşük ücretli işlerde kölelik koşullarında çalışma sıradanlaştı.
Bu ülkede zenginler sermayesini üçe beşe katlıyor. Devlet istatistik kurumunun verilerine göre, Almanya'da toplam para miktarını 10 yıl içinde ikiye katlanarak 8,5 trilyon Euro'ya ulaşırken, bu paranın yüzde 65 i, nüfusun yüzde 10'nun elinde toplanmış durumda. Geriye kalan yüzde 90 ise, paranın yüzde 35'i ayakta durmak zorunda.
Uçurum derinleşiyor
Almanya'da gelirler arasındaki uçurumun 1990'lı yıllardan itibaren hızla derinleşti. Gelir farkı; 1990 öncesine gittiğimizde toplum içinde kimin zengin kimin fakir olduğunu bilemezdiniz. Alman Ekonomi Araştırmaları Enstitüsü'ne (DIW) göre, 2002-2005 yılları arasında çalışanların ortalama reel gelirinde 1990'lı yılların başına oranla yüzde 4,8 gerileme yaşanırken, aynı dönemde en üstteki yüzde 10'luk kesimin geliri yüzde 6 arttı. Bu oran en üstteki yüzde 1'lik kesimde yüzde 17, en zengin 650 kişide yüzde 35, ultra zengin 65 kişide ise yüzde 53, arttı. Aynı seyir 2005'ten sonra arayı açarak devam etti.
 
Sermayen her yerde kazanıyor
Son 10 yıl içinde taşeron şirketlerin ortaya çıkısı ile sendikal hareketler zayıfladı. İşçiler, iş güvenliği olmayan, düşük ücretli ve yarım günlük işlerde çalıştırılmaya zorlandı. Almanya'da daha önce iş başı yaptığı işletmeden emekli olurdu. Almanya'da şu günlerde 2,7 milyon işçi her akşam yatışında sabah işini kaybedebileceği endişesi içinde uyanıyor.
Telekeler ve yöneticileri kazanıyor
Almanya'da 1990 sonrası, tekeller karlarını rekor düzeyde artırdığı yıllar oldu. 2011 yılında Alman tekelleri toplam yarım trilyon kar etti.
2010 yılında itibari ile tekel yöneticilerinin maaşlarına ortalama yüzde 22 zam yapıldı. Aynı yıl içinde çalışanlar maaşlarına brüt olarak sadece yüzde 2,2 zam alabildiler.
Ortalama olarak bir yönetim kurulu üyesinin yıllık maaşı 2.92, yönetim kurulu başkanın maaşı ise 4.54 milyon Euro. Örneğin, VW tekelinin menajeri Martin Winterkorn'un yıllık maaşı özel primlerle birlikte 17,4 milyon Euro'yu buluyor. Almanya'da 15 milyona yakın insan ortalama gelirin altında yaşamını sürdürüyor. Milyarderlerin sayısı hızla artıyor. World Wealth Report'a göre, 2010 itibarıyla Almanya'da 924 bin "dolar milyoneri" bulunuyordu. Bu rakam bir önceki yıla göre yüzde 7,2 artışı ifade ediyor. Dolar milyoneri sayısındaki artışın 2012'nin başında 1 milyonu bulduğu tahmin ediliyor.
Almanya'da nüfusun yüzde 1,1'ini milyonerler oluşturuyor. İsviçre'den sonra Avrupa'nın ikinci ülkesi. Hatırlanacağı gibi, "Occupy" eylemlerinde göstericiler yüzde 1'lik milyoner sayısını kastederek, "Biz yüzde 99'uz" söylemini öne çıkarmıştı. Çeşitli kurumlar tarafından yapılan araştırmalara göre, milyonerler, Almanya'daki paranın yüzde 45,6'sına sahipler. Yüzde 1,1'lik azınlığın elinde tuttuğu parayla yüzde 99'un elinde tuttuğu para aşağı yukarı eşit durumda. Bu yüzde 99 çoğunluk örgütlü bir güç olarak sokaklara Avrupa'da havaları ısınacak. Emeğinden başka geliri olmayanlar yaşam sürdüre bilmeleri için zenginler ile yoksulların hesaplaşması kaçınılmaz.
Bütün bu verilerin ışığında iki önemli konuyu gözden kaçırmamak gerekiyor. Almanya tekelleri daha az vergi, daha az ücret, teşvik ve kölelik koşullarında isçi çalıştırdıkları "üçüncü dünya ülkelerin 'de " üretim veya fason üretim yapıyorlar. Birincisi; " Made in Germany" imajı sarsılıyor. İkincisi: Almanya'da göçmenlerin şu anki yaşam koşulları ve gelecek korkuları büyüyor.
Sonuç olarak; Avrupa'nın ikinci, Dünya'nın dördüncü zengin ülkesi Almanya'da 1990 yıllarından başlayıp bu güne gelen yoksullaşma insanları korkutuyor. İşsizlik, iş güvencesi olmayan işler, düşük ücretler ile çalışanları bu ray üzerinde tutamayacaklar.
Almanya'da bu yoksullaşmadan en çok etkilenen "en zayıf halka" göçmenler. Göçmenleri zor günler bekliyor. Bir taraftan yaşadığı ülkede Alman yoksulları ile birlikte mücadele ederken diğer taraftan günden güne sertleşen ırkçı yasalar ve ırkçı saldırılar ile de mücadele ederek yaşam sürdürmek zorunda
Hadi hayırlısı...
 


 

KARABULUTLAR TÜRKİYE SEMALARINDA



  Güney Doğu'dan gelen ölüm haberlerinin acısı vatan topraklarında tutuşuyor. Güneyimizde, Orta Doğu karanlığına kan akıtarak ışık arıyorlar. Ege'de 25 fidan verdik toprağa. Göçmenlerin Avrupa umutları İzmir'den dalgalar ile Yunan adalarına sürükledi. Trafiğe her gün onlarca can veriyoruz...
Sorun Biz'de
Biz tartışma özürlüsüyüz. Gri diye bir rengin olduğundan habersiz tartışmalarımızı siyah ve beyaz üzerinde yapıyoruz. Vatan için ellerinin bir parmağını dahi oynatmayan ''rüzgârgülleri'' efendilerinin beslendiği kaynakların kurumamasını için Televizyon ekranlarında sarhoş naraları atıyorlar. Yok, edelim, kurutalım, yakalım, yıkalım, kuralım, bozalım ''kahramanlıkları'' sergiliyorlar. Her konuda ''bilge'' olan bazı ''siyasilerimiz'', ''gazetecilerimiz'' toplumun ayrışması için yakılan ateşe odun atarak ateşi söndürmeme gayretindeler. Her gün; bir, üç, beş onlarca evladını toprağa veren bu vatanın insanları kan, gözyaşı dursun istiyor. Aynı evden, Türkçe, Kürtçe ağıtlar yükseliyor. Tabutlar, sıvası yapılmamış yarım gece kondulara, derme çatma köy evlerinin, kapılarına düzülüyor. En çok savaş naraları, en çok ''vatansever söylemleri'' ateşin henüz düşmediği; (dileriz düşmez) villa, yalı, rezidans sakinleri tarafından atılıyor.
Ev sahibi uyuyunca misafir komsuya hırsızlığa gitmemeli
Suriye savaşından kaçarak vatan topraklarımıza gelen insanlar ülke sorunu yapıldı. Savaş ortamında insanlara elbette sahip çıkmalıyız. Elbette misafirimiz olmalılar. Ama ev sahibi uyuyunca misafir komşuya hırsızlığa gitmemeli. Biz, içinde bulunduğumuz koşullardan dolayı öncelikli sorunlarımıza odaklanmalıyız. Suriye'de istenilmeyen bir yönetim var ise bunu yıkacak, değiştirecek, istediği yönetimi getirecek Suriye halkının kendisidir.
Biz kimi ne mantık ile destekliyoruz?
Suriye'de muhalifler, var olan diktatörlüğe alternatif hangi yönetim biçimini ortaya koydular ki biz onlara destek sunuyoruz. Bir tarafta su anki diktatöre destek hevesi diğer tarafta muhaliflere destek olma hevesi ile saklambaç oynanıyor? Orta Doğu üzerinde Emperyalist emelleri görmeyecek kadar kör olamayız.
Kim! hangi akılla, Anadolu Aleviliği ve Suriye Aleviliğini yan yana getiriyor. Anadolu Aleviliği ile Suriye'de ki mezhebin uzaktan yakından benzerliği var mı? Suriye savaşına mezhepler üzerinden yakınlaşarak, siz-biz meselesi yapacak kadar insafsız oluyoruz. Kendi yavrusunu emellerine kurban edenler, başka çocukların saçlarına okşayacak kadar vicdan sahibi olamazlar. Bizler, Bütün bu oyunları bertaraf ederek, binlerce yıldır ortak yasam geleneğimize sarılarak, güçlendirmeliyiz.
Demokrasi bunlara kaldıysa vay halimize
Arap Birliği ülkeleri; Katar, Suudi Arabistan ve diğerleri, ülkeler hangi demokrasiyi uyguluyorlar ki Suriye'ye o demokrasiyi istiyorlar. Bu ülkelerin diktatörleri kendi halklarına zulüm ederek varlıklarını sürdürmüyorlar mı? Kim! bunlar için diktatör değil diyebilir? Bize göre Suriye bu ülkelerin hangisine benzemeli?
Hangi yüzle kimyasal silahtan söz ediyorlar?
Suriye ve İran'da kimyasal silahları var diyen; ABD, AB ve İsrail kendi ülkelerinde geliştirdikleri kimyasal kitle imha silahlar ile seralarda domates mi yetiştiriyorlar?
Koyun ile Keçi arkadaşlık ederken, önlerine çıkan hendekten, önce koyun atlamış. Keçi başlamış gülmeye. Koyun Keçiye dönüp sormuş: Neden gülüyorsun? Keçi: Atlayınca kuyruğun havaya kalktı popunu gördüm. Oysa keçinin poposu sürekli açıktadır.
Sorun Bizde
Afyonkarahisar'da; Sabotaj, el bombaları ''özgür Suriye ordusuna verilmek üzere sayılıyordu, ihmal, tedbirsizlik... Kim ne derse desin.
Yeter artık; Türkiye Cumhuriyeti Devletinden maaş alarak görevini yapanlar bu halkın memurlarıdır. Başarısız olanlar ahkâm keseceğine hesap verme nezaketini göstermeli. Önce insan diyebilmeyi öğ-ren-me-li-yiz. Görevini yapmayan yöneticiler için: bizden, sizden dalaşması yapmayalım. Halk olarak kamuoyu oluşturalım. Yargılayacak yasalarımız, bunları uygulayacak yürekli savıcılarımız ve yöneticilerimizin olması için caba harcayalım.
Kendimize gelelim
Yeter artık; Afyonkarahisar'da çocuklarını kaybetmiş aileler ''açıklama yapınız'' diye feryat ediyor. Bu feryatlar gale alınmazken Valilik makamından, Genel Kurmay Başkanı'na hali hediye edilerek hangi başarısı kutlanıyor...
Sesli düşünelim: Milli Savunma Bakanı, Genel Kurmay Başkanı'nı görevden alsa, sonrasında kendisi de Başbakan'a istifasını sunsa takdir alır mı? Hataları olduğunda istifasını vermelerinin olağan bir davranış olduğu ülkeler, medeni ülke saygınlığını bu davranışları ile alıyorlar. Buna karşı çıkanımız olur mu?
Nasıl olacak? Eğitim seviyemizi yükseltiriz. Yasalar ve uygulamalar ile demokrasimizi güçlendiririz. Benim parti, benim adam, benim teşkilat... Söylemi hastalığından kurtuluruz. Parti ayrıştırmasını iyi hizmet veren ve vermeyen üzerinden yaparız. Ülke sorunları karşısında BIZ olma kararlılığını gösterdik mi biz de medeni ülke oluruz.
Kılavuzumuz Yiğit Bulut olursa:
''Ekonomi, spor, magazin, politika, moda, strateji... Uzmanı'' olup, Gazeteler ve Televizyon kanalarınca ''paylaşılmayan'' Yiğit Bulut: Suriye bizim var olma ve yok olma meselemizdir.
Bunun üzerinden ne söylenir?

BÜYÜK ORTA DOĞU PROJESİ ÇÖKÜYOR MU?



Ortadoğu tarihinde çok önemli halk ayaklanmalarını yaşıyor. Ortadoğu halkları ekmek ve özgürlük mücadelesi için birleştikçe dünün 'kudretli' diktatörlerinin paçaları tutuştu. Elbette Ortadoğu'da yaşanan gelişmeleri  her ülke için ayrı değerlendirilmesi gerekir. Ortadoğu halklarının "ekmek ve özgürlük" talepleriyle diktatörlüklere karşı ayaklanmasının bütün bölge ülkelerini etkileyen yeni bir mücadele dönemini başlatacağını gösteriyor. Şundan çok eminiz ki artık bu ülkelerde hiçbir şey eskisi gibi olamayacak.
Diktatörler sadece uzun süre iktidar olanlardan mevcut değildir.
Yoksulluk ve gelir adaletsizliği ile özgürlük taleplerinin bir birinden ayrı düşünülemeyeceği bir sürece giriyoruz. Bu süreçten olumsuz etkilenmeler ne kadar kaçınılmazsa, olumlu yansımalar da bir o kadar doğaldır. Yoksulluk ve yokluk aynı kaderi paylaşanlar aynı meydanlarda  omuz omuza bir araya getirdi. Bu ülkelere  yakın olan Türkiye sembolik değişiklikler  ile yoksulların sorunlarını çözemez. Bugün Ortadoğu ülkelerinde yaşanılan süreci Türkiye tamamladı vurgusu yapılıyor. Elbette bire bir benzerlilikleri yor. Yoksulluk, yolsuzluk ve demokrasinin olmadığı her yerde yoksulların sosyal siyasal hakları için mücadelesi kaçınılmaz. İşçi, memur ve emekçilerin sosyal siyasal haklarına kulak vermeli. Kürt sorununu çözme yolunda sahici adımlar atılmalı.
Marx'a  sırt dönerek halk ayaklanmalarına burun büken yeni yetme  „teorisyenler"   utançları ile yaşayacaklar. AB ülkeleri başbakanları  artık orta doğuda istemeyerek  sinsi yüzleri ile  "halk iradesi" diyerek diz çökmekteler.
Gelişmeleri kendi yörüngelerinde tutmak için ABD ve AB yoğun çaba harcamakta.
Ortadoğu'daki kullanılan silahların çoğunun Avrupa'dan gönderildiği herkesçe biliyor. Almanya, en çok silah satan ülkelerin başında geliyor. AB bugün "diktatör" olarak ilan ettiği yöneticilerden isyan öncesine kadar yüksek sesle "yakın dost" olarak söz ediliyordu. Ortadoğu halklarının ayaklanması ardından AB ülkeleri telaşa düştü. „Dost ve kardeşlerini" kaybeden AB yakın dostlarını anında satarak yeni yönetimlere yeni silah satacak ortam sağlamak için kur yapmaya başladılar.
Ortadoğu'da ticari açıdan Almanya için önemli bir bölge. Buralarda ticari faaliyetlerinin ters yüz olması Almanya‘ yı sarstı. Alman dış politikasının da dengesini bozdu. Ortadoğu halklarının ayaklanmaları bu dünyanın böyle gelmediğini, böyle gitmeyeceğini bir kez daha gösterdi.
En başta dönemi iyi kavramalıyız. Mısır, Tunus, Libya halklarının tutuşturduğu ateşi Ortadoğu halkları kendi ülkelerinin diktatörlerine karşı  direnişi meydanlarında harlıyor. 21. yüzyıl isyan, ayaklanma, genel grev ve büyük kitle hareketleri ile yüzleşiyor.
ABD`de rakiplerine, Ortadoğu'da üstünlüğünü kabul ettirmek için kartını masaya sürdü. Bu nedenle AB ve ABD karşılıklı ataklar ile gol arıyorlar. Yeni işbirlikçileri belirlemek için çaba harcayan globalizime  çaresizliği yaşattı. Ortadoğu halkları başka bir dünyanın mümkün  olduğunun yolunu açtılar.
Şuna kesin olarak inanılmalıdır: Yoksullar ayaklanmanın yolunu açtı, ayaklanma da işçi sınıfının  iktidar yolunu açacaktır.